Bütün inananlar insanlığa açılmış bu savaşta müttefikiz

Dr. Mustafa Merter’in “Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Projesi”nin tüm aşamalarını incelikle ele alan Hekaton’la Son Tango isimli kitabı geçtiğimiz günlerde Ketebe Yayınları arasından okuyucu ile buluştu. Merter, “Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Projesi”ni bütün insanlığa karşı açılmış bir savaş olarak ele alıyor ve bu savaş cephelerini, görsel medya, sosyal medya, yapay zeka, politik, hukuki ve psikiyatri ve psikoloji alanlarında tek tek değerlendiriyor. Özellikle son yıllarda yeni medyanın da tetiklediği cinsel kimlik karmaşası üzerine hem dünya hem de ülkemiz adına geniş çaplı araştırmaların sonuçlarını aktarırken meseleye devlet ve toplum bazlı çözüm önerileri sunuyor. Türkiye’de ilk kez LGBT ve diğer marjinal akımlar üzerine bilimsel, psikiyatrik ve sosyolojik olarak kapsamlı bir çalışma sunan Merter, bu çalışmayla küresel propaganda karşısında bir psikiyatrist olarak duruyor. Merter’in “Hekaton” adını verdiği bu çok başlı tehlikenin dört koldan başta aileye ve temelde insana karşı açılan bu savaşta bizler şu an hangi konumdayız? Müttefiklerimiz kimler? Bu savaşta başarılı bir savunma yapabilmek için nelere ihtiyacımız var? Hekaton’la Son Tango kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği 2023 Ödülleri’nde Araştırma dalında ödül alan D. Mustafa Merter ile konuştuk.

Bu savaşın altı cephesi var

* Toplumun en küçük yapı birimi aileye karşı açılan bir savaşla karşı karşıya olduğumuzu söylüyorsunuz. Dilerseniz sorunu tanımlamakla başlayalım. Nasıl bir savaşın içerisindeyiz?

“Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Projesi”n de belirlediğimiz altı farklı cephe var. İlki Kadim Terbiye Sisteminin Çökertilmesi. Bu sayede insanlığın değerleri yeniden belirleniyor. Yani, “Başkasına zarar vermediğin sürece ne yaparsan yap.Bu senin seçimin ise, seve seve yapıyorsan, doya doya canının çektiği gibi yap.” Böylece din, maneviyat, gelenek-görenek, nesiller boyu aktarılan bilge hayat tecrübeleri ve insanlığın bütün kadim değerleri bir çırpıda siliniyor. İkinci cephemiz Kadın Hakları Derken “Erkek Kadın” Yaratma Projesi. Fıtrata, sağduyuya aykırı bir kadın ideali modeli yaratılmak isteniyor. Özellikle Hollywood film ve televizyon endüstrisi, toplum dokusuna nakış işler gibi, erkek varoluş tarzının üstünlüğünü telkin ediyor. Ve kadının fıtri yapısına, ruh sağlığına uysun uymasın, her alanda sözde eşitlik adına işlev göstermesini ideal bir varoluş tarz olarak sunuyor. Bu durumda kadın ve erkekteki celâl ve cemâl dengesinin altüst olmasına sebep oluyor. Üçüncü cephe Baba Otoritesinin Kasıtlı Olarak Yıktırılması. Aile reisi konumunda olan babanın devreden çıkarılması ile toplum dinamikleri ustaca bir yaklaşımla temelden değiştirilmek istenir. Dördüncü cephe Eşcinsel Hayat Tarzını, Her Türlü cinsel Sapkınlığın ve Sübyancılığın Küresel Çapta Eş Zamanlı Olarak Artırılması. Son senelerde eş zamanlı olarak küresel çapta gerçekleşen eşcinsellik eğilimi doğal bir sosyolojik dalgalanma değil, tamemen kasıtlı olarak yönetilen, tetiklenmiş bir süreçtir. Transseksüellik gibi her türlü cinsel sapkınlığın bir erdemmiş gibi teşvik edildiğini görüyoruz. Kitapta konuyla ilgili tüm araştırmalar, grafikle mevcut. Beşinci cephemiz: Toplumsal cinsiyet İdeolojisinin Kadın/Erkek Farkını Ortadan Kaldırma Projesi. Tüm cinsel sapkınlıkların üzerine bu cephede, “Doğuştan gelen bir cinsiyet yoktur, cinsiyet kurgudur, bir cinsten diğerine akıcı bir geçirgenlik vardır, neyi seçersen o olursun” düşüncesi aşılanmaya çalışılır. Son cephemiz olan altıncı cephe ise, Tabii Duyguların Kasıtlı Olarak Başka Alanlara Yönlendirilmesi/Üstel Bir Hızla Arttırılmış Hayvan Sevgisi. Artık aile kurmak, evlenmek çocuk sahibi olmak gençleri ilgilendirmiyor. Hayvanlarla kurulan ilişki daha az sorumluluk gerektiriyor. Bir nebze olsun “kendini kandırmayı” da gerçekleştirebiliyor. Bu cephede hedef diğerlerine göre daha belirgin. Annelik yaşanmazsa nüfus artışı yavaşlayacak ve toplumsal cinsiyet yapılanması için alan hazırlanacak. Bu altı cephe dışında hergün yeni oyunlarla karşılaşma ihtimaline hazır olmalıyız. Hekaton ile tango böyle bir şey.

Tüm inananlar müttefikiz

* Bu savaşın belirli bir topluluk dışında tüm “goyim” yani kavimlere açıldığını söylüyorsunuz. Cinsiyetsiz toplum aslında bütün insanlığın sorunu. Sizce insanlar bu tehlikenin farkında mı?

İnsanların çoğu olup bitenin farkında değil. Hristiyan alemine baktığımız zaman olup biteninin farkında olan sadece Katolikler. Amerika’daki evanjelistler, protestanlar ele geçirilmiş vaziyetteler. Yani siyonistlerle evangelistler aslında çok yakın bir ittifak var, iş birliği var. Ama Katolikler öyle değil. Yani Katolikler bizim en yakın bu konuda verdiğimiz mücadelede bizi anlayan, bizimle beraber harekete geçen grup oldular. Hatta geçen gün bir sempozyuma katıldım. Orada iki Amerikalı vardı. Dedim ki, “Bakın bizi biz sizinle müttefikiz. İnsanlığa karşı açılmış bir savaş var. Bu tehlikeyi siz de anladınız, biz de anladık. Yan yana durmamız lazım.” Ayrıca sosyal medyada bariz şekilde Zuckerberg ile Elon Musk arasında bir savaş var. Twitter üzerinden Yahudilere ve LGBT karşı bazı yayınlar yapıldığı için, Elon Musk’ı cezalandırmak istediler. Musk’ı 700 milyar dolar zarara soktular. Elon Musk da bu anlamda bizim müttefikimiz.

Dünya bizi örnek alıyor

* İnsanlık derken aslında dinleri de kastediyoruz değil mi? Öyleyse bu mücadelede müttefiklerimiz de olabilir değil mi?

Evet. Ancak din tabiri çok doğru olmaz çünkü Kur’an-ı Kerim’e göre “Allah katında tek din İslam’dır.” Bu yüzden “din” derken sosyal bir kurum olarak dini kastettiğinizi söyleyelim. Dolayısıyla sosyal kurum olarak diğer dinlerin de bu konuda bizimle aynı hassasiyeti taşıyacaklarını zannediyorum. Elbette eğer işin hakikatine vakıf olurlarsa. Bir Hindu da bir Budist de bunları istemiyor. Ama ne yazık ki öyle tek yönlü bir veri akışı var ki… Sosyal medya, Google ve Hollywood üzerinden yani dünyadaki bütün görsel medya üzerinden… Bu akış yüzünden uyanmıyor insanlar. Bütün insanlığın bir uyanışa ihtiyacı var. Kadın açık açık söylüyor, “Recreation of Humanity” yani insanlığı yeniden yapılandırmadan bahsediyor. “Recreation of Muslims” demiyor. Bunu bütün dünyaya duyurmamız lazım. Mesela Hinduları bize karşı kışkırttılar Hindistan’da. Ama farketmeliler ki onlar da aynı grubun içerisinde. Dolayısıyla bunu anlatabilmemiz lazım. Bütün insanlığın hedef alındığını anlaşılırsa o zaman bizimle iş birliği yapabilirler.

* Türkiye’nin Müslüman devletler arasında bir lider konumu olduğunu söyleyebiliriz. Biz harekete geçmeden diğer devletlerin harekete geçmesi zor olmaz mı?

Tabii ki daha zor. Bütün dünya bizim ağzımıza bakıyor. Bütün dünya bizi örnek olarak alıyor. Dolayısıyla bu kitap şimdi İngilizceye çevrilecek. Ketebe Yayınları tarafından ve bütün dünyaya yayılacak kitap. Nasıl bize hakaret eden, insanlığa hakaret eden Harari’nin kitabı 8 milyon adet basılarak bütün dünyaya yayıldı ise bu kitap da yayılacak. Özellikle İslam aleminde yayılması lazım ki insanlar bu savaşın farkına varsınlar.

Toplum mühendisleri gerekli

* Hekaton tehlikesi ile savaşabilmek adına, “Yüksek Sosyolojik Araştırmalar Enstitüsü”nün acilen kurulması gerektiğinin altını hem kitabınızda hem konuşmalarınızda çiziyorsunuz. “Yüksek Sosyolojik Araştırmalar Enstitüsü” nasıl bir kurum olmalı?

Eğer biz bir savaşın ortasındaysak bize bir genelkurmay karargah merkezi lazım. Şimdi düşünün Türkiye’ye birisi savaş açsa bu savaş karşısında “Nerede tedbirler alınır?, “Ne yapılır?” bunlara karar veren bir karargâh merkezi olur. Artık biliyorsunuz o bildiğimiz karargah merkezler ekranlarla bilgisayarlarla donatıldı. Savaş, gitgide elektronik savaş haline dönüşüyor. Bu savaşta da öyle bir merkeze ihtiyacımız var. Burada var olan bütün cephelerin analiz edilmesi lazım, karşı tedbirler oluşturulması lazım. “3 sene sonra böyle giderse ne olacağız?” Bunun şimdiden tahminlerinin yapılması lazım. Çünkü karşımızda çok usta “toplumun mühendisleri” var ve bu toplum mühendisleri istedikleri gibi bizi yönlendirebiliyorlar. Buna karşı bizim de proje üretmemiz lazım.

* Bunun için de nakil ve taklit sosyolojisini bir tarafa bırakmamız lazım…

Sosyolojiye girdiğiniz zaman işte şu şunu söylemiş, bu bunu söylemiş… Bizim bilimselliğimiz üretken bir bilimsellik değil. Nakil ve taklitten ibaret. Örneğin bana “Okur musunuz?” diye doktora çalışmaları geliyor. Sayfalarca yazılmış tezde kişinin toplasanız yarım sayfa kendi görüşü var. Yeni fikirler üretmekten, yeni bir şey söylemekten korkuyoruz. Bir kere bu kompleksten kurtulmamız lazım. Sosyolojinin de yeniden inşa edilmesi lazım. Kalkıp da Amerika’daki bu projenin kurucuları olan sosyologların dedikleriyle bu proje ile savaşamayız. Yahudi kökenli Almanya doğumlu, Amerikalı ünlü psikanalist Eric Fromm açık açık söylüyor: “Baba otoritesi olan bir aile, sadomazoşist bir yapıdadır.” Daha ne desin adam? Senelerce biz bunları okuduk ve hiç sordulamadık. Yeniden temelden bir yapılanma gerekli. Bu yeniden yapılanma olmadan bu savaşı kazanamayız. Onun için kitabın ismi Hekaton ile son tango. İkinci bir tango olmayacak. Bu insanlığın son savaşı.

Nefs ilmini 25 senedir tanıtmaya çalışıyorum

* Modern psikolojide “manevi kalp” diye bir terim veya anlayış yok. Oysa kadim tasavvuf geleneğinin psikoloji alanında keşfedilmesi ile psikolojinin yeniden farklı temeller üzerine inşa edilmesi mümkün olabilir mi?

Mevcut şartlarda mümkün gözükmüyor. Çünkü psikoloji ve psikiyatri bilimsel materyalizm dinine inanmış durumda. Bilimsel materyalizm paradigması, körü körüne dine ve maneviyata düşmandır. Yani sen adam desen ki “Bak, şöyle bir araştırma yapalım mesela sanal bağımlılık insanın manevi kalbine zarar veriyor.” “Sen ne diyorsun?” Çünkü manevi kalp maneviyatla ilgili olduğun için. Dolayısıyla var olan psikiyatri ve psikolojiden ümit yok.

* Peki, ne yapmamız lazım?

İşte “nefs ilmi” fakirin 25 senedir nefs ilmini dünyada tanıtmaya çalışıyor. Son olarak, YouTube üzerinden İngilizce olarak bir beş derslik bir programla bütün dünyaya İngilizce olarak nefs psikolojisini anlatıyoruz. Benim iki kitabımda bu konuyu zaten çalışıyor. 900 Katlı İnsan ve Nefs Psikolojisi kitabı. Ayrıca bir de Kur’an-ı Kerim’in tevilinin psikolojik yorumunu hazırlıyorum. O da yine Ketebe Yayınları’ndan çıkacak.

Psikolojideki çelişkiyi fark ettim

* Siz İsviçre’de eğitim gördünüz. Sonrasında da orada yaşadınız. Tamamen Batı ekolünde eğitim aldıktan sonra psikolojideki bu boşluğu nasıl farkettiniz?

İki çelişki vardı. Bunlardan bir tanesi, bir psikiyatri ve psikoloğa “Şu adını taşıdığın kelimedeki ‘psi’ nedir?” dersen cevabını alamazsın. Böyle bir bir çelişki dünyada başka hiçbir bilim dalında yoktur. Diyelim, sen hiçbir şey ne biliyim diyorsun ve bana dedin ki “Mustafa Bey, ben hep merak ettim. Pisi nedir?” Başarım kıvırmaya! Freud’a göre şudur, Yung’a göre budur, Alfred Adler bunu demiş, Erik Erikson şunu demiş… “Psi”nin ne olduğunu bilmediğimiz bir bilim. İkinci olarak 200 sene evvel psikiyatri diye bir bilim yoktu. 200 senedir varız ve insan psikolojisi de her geçen gün daha kötüye gidiyor.

* 200 yıl önce psikoloji yoktu. Peki, ne vardı da insanlar daha az depresyona giriyorlar, daha az psikolojik tedaviye ihtiyaç duyuyorlardı?

Maneviyat vardı. Din ve dinin getirdiği kurallar vardı.

* Peki, bu şu an sizin üzerine çalıştığınız nefs psikolojisi, insanların kendi kendine iyileştirebilecekleri bir yol mu?

Hayır, yine bu iş için işin uzmanıyla -yani bir psikolog veya psikiyatrist olabilir- birlikte ilerlenmeli. Bizim dört senelik bir eğitimimiz var. Bu dört seneyi tamamlamış bir psikolog veya psikiyatr nefs ilminde terapi vermeyi öğreniyor ve faydasını da görüyor insanlar. 20 senedir yetiştirmeye devam ediyoruz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*